Balıklar ve İnsanlar

Flickr Commons, Oregon Eyalet Üniversitesi Özel Kolleksiyonu ve Arşivi

Balıklar ve insanlar (Kaynak: Flickr Commons, Oregon Eyalet Üniversitesi Özel Kolleksiyonu ve Arşivi)

Sudaki balık gibisin. Balık olmanın gereğidir belki, suyun ne olduğunu bilmiyorsun. Peki ya kimsin? Televizyon evini, İnternet beynini, market mideni ele geçirmis, yaşıyorsun. Kafatasının içinde taşıdığın evrenin en karmaşık yapısını, yani beynini, senin için özenle hazırlanan ve doğru diye sunulan yanlışlarla şekillendirip, yiyip içip, tüm olup biteni anladığından emin, huzurla uyuyorsun.

Üniversite bitirdiğin halde, belki de farklı kültürleri görmediğin için, okuma yazması bile olmayan, hayatını dağ-taş-toprak şeytan ücgeninde geçiren çilekeş çoban kadar bilgeliğin yok. Diplomanın bir kıymeti olmadığı gibi. Çile çekmeden bilge olan var mı? Şehrine ne olduğunu görmüyorsun ama ozon tabakasındaki delik seni endişelendiriyor değil mi? Doğa ile ilişkin organik pazarından aldığın ve organik olduğunu sandığın marulla olan ilişkin kadar. Şehirdeki üç-beş ağacı koruman önemli elbette ama ormanlara, kurtlara ve kuşlara ne olduğundan haberin var mı?

Dünya’nın Doğu’sunda yaşıyorsun ama turist gibi yaşadığından Doğu’yu tanımıyorsun. Batı’yı bildiğini sanıyorsun, izlediğin televizyon dizilerinden gördüğün kadarıyla. Dünya’nın Batı’sında yaşıyorsun belki ama tüm bildiğin okulda sana öğretilenlerden ibaret olduğu için ışığın Batı’dan yükseldiğini sanıyorsun. Işık Doğu’dan yükselir, çünkü uygarlığın temeli Doğu’da.

Üretmiyor, tüketiyor ve aslında tüketmiyor, tükeniyorsun. Üretmediğin için özümse(ye)miyor, kullanıp atıyorsun, tıpkı kullanılıp atıldığın gibi. Biliyor musun? Senin her sene değiştirdiğin cep telefonunu üretenler, senin kadar telefonunu değiştirmiyor. Sense sana her verileni alıyorsun. Peki karşılığında sen ne veriyorsun? İnsanlarla olan ilişkin, çalıştığın işyerindekiler ve hafta sonu gittiğin alışveriş merkezindeki kasiyerlerle sınırlı. Ve ilişkilerin aslında sanal, tıpkı Facebook hesabın gibi.

Korkusuz olduğunu sanıyorsun ama hiç bir fırtına atlatmamış gemi kaptanı gibisin, güzel ve temiz giysilerinin içinde, rıhtımda oturuyor, kumda oynuyorsun. Sanatı ve sanatçıyı anlamak yerine sorguluyor, özgür bırakmak yerine zincir vuruyorsun. Bilim insanlarına söyleyecek bir çift sözün yok ama. Peki onların mutlak doğru ve gerçeğin peşinde koşan azizler olduğunu mu zannediyorsun? En başarılı olarak tanıtılanların ve pazarlananların Dünya’nın finans merkezi Londra’daki finans sektörü çalışanlarından ne farkları var? İhtiraslarını ve hırslarını görmüyor musun? Böylelerinin çözdükleri sorunlar mı daha çok, yoksa yol açtıkları mı, orası tartışılır işte. Dedim ya sudaki balık gibisin. Balık olmanın gereğidir belki, suyun ne olduğunu bilmiyorsun.


Canavar!

HomeNamaste! Oxford’dan binlerce kilometre uzaktayım; uzunluğunun Batı’sından Doğu’suna 800 km, genişliğinin Kuzey’inden Güney’ine sadece 200 km olduğu; üstelik bu kadar kısa bir mesafede denizden yüksekliğin 70 metreden 8848 metreye ulaştığı, 30 milyon insanın 100’den fazla dil konuştuğu, dünyanın en fakir ülkelerinden birindeyim. Nüfusunun % 80’i kırsalda yaşayan, % 40’ı fakirlik sınırının altında bulunan, Kuzey’de Çin, Güney’de Hindistan gibi iki ülkenin arasına hem fiziksel olarak hem de dış politika açısından sıkışmış, dağcılık ve doğa tutkunlarının hayallerini süsleyen Himalayalar’ın ülkesi Nepal’deyim. Himalayalar, Sanskritçeden gelen ve “karın evi” anlamına gelen, hem Hinduizm’de hem de Budizm’de bir çok zirvesinin kutsal olduğuna inanılan, 7000 metreden yüksek 100’den fazla dağı barındıran Nepal’den Pakistan’a, Çin, Hindistan ve Butan’a uzanan eşşiz dağ denizi. Bu denizin belki de en çok tanınan adası Everest! İngiltere’de bulunan Royal Geographical Society (Kraliyet Coğrafya Derneği) tarafından coğrafyacı George Everest adına “Everest” adı verilen, aslında esas adı Sagarmatha olan ve “gökyüzünün prensesi” anlamına gelen dünyanın en yüksek dağına ev sahipliği yapan, kalabalık, fakir ve çaresiz coğrafya.

Öyle bir coğrafya ki gergedandan file, kaplandan leopara, dünyanın en az bilinen kedi türlerinden benekli leopardan kar leoparına ev sahipliği yapıyor. Nepal’de büyük kedilerin izindeyim. Uzun süren bir yolculuktan sonra Nepal’li araştırmacıların bile gitmediği, gerçek anlamda bugüne kadar hiç araştırılmamış, Himalayalar’ın çok az bilinen bir bölgesinde, Çin sınırı yakınındayım.  Ormanda ilerliyorum. “Senin burada ne işin var?” der gibi, onun olduğu yöne ilerleyişimi görmesine rağmen kaçıp saklanmak yerine, bana doğru gelip, rahat bir dala oturup beni gözlemlemeye başlayan gri langura bakıyorum. Langurun bir tek boynunda dürbünü, elinde not defteri eksik gibi. Gözleme giderken gözleniyorum. “Geciktim” diyorum ona, “Belki bir on sene önce gelmeliydim”. Belli ki ben görmesem de, beni gören gözler sadece onunkiler değil. Bir karaca kadar olmasa da, yine benzer bir ürkeklikle beni izleyen ve sanki dalların arasına saklansam mı saklanmasam mı diye düşünen muntjak geyiğini fark ediyorum. Bir süre sonra sarı boğazlı sansarların, makakların yavrularını kaçırmaya çalışacaklarından ve bütün olup biteni baştan sona izleme şansım olacağından haberim yok. Bir araştırmacının dünyanın çilesinden uzaklaşıp huzur bulduğu, zamanın durduğu anları yaşayacağımdan da. Dahası da var.

Kısa süreliğine çadırına misafir olduğum, yaşamını dört kişilik ailesi ve hayvanlarıyla birlikte ormanın derinliklerinde geçiren Tibet kökenli Nepal’li köylünün sohbet arasında bana tanıdık gelen bir kelimeyi sık sık kullandığını fark ediyorum. Duyduğumu düşündüğüm kelimeyi hemen not defterime yazıp, başka bir sayfa açıyorum; rehberimden az önce konuşulan kelimeyi latin harfleri ile bu sayfaya yazmasını istiyorum. Yazdığım kelime “canavar”. Yazdığı kelime ise “canawar”. “W” harfini, “v” sesini tam olarak vermek için kullandığını belirtiyor. Türkiye’den binlerce kilometre ötede, Himalayalar’ın tepesinde, Tibet’e kuş uçusu 30 kilometrede, Tibet kökenli Nepal’li köylülerin tıpkı Türkler gibi binlerce yıldır, evcil hayvan sürülerine zarar veren etobur hayvanlara “canavar” adını verdiklerini duymak, bu seyahatin en unutulmaz anını oluşturuyor. Leoparları gözlemlemek ise bu keşfin yanında sönük kalıyor.


Öğretmenler Günü Kutlu Olsun!

Albert Einstein bir ders sırasında karatahta önünde. Viyena, 1921.

İnsan, tarihinin ilk zamanlarından beri kendisini bir kuş gibi uçuracak kanatlar, bir çita kadar hızlı koşturacak araçlar ve köpek balığı kadar hızlı yüzdürecek kuyruklar peşinde oldu. Bu istek ve merak sayesinde sayısız keşif ve buluş yaptı ve bugünkü noktaya ulaştı. Bu, dünyaya uzaydan bakıldığında görülen büyük resim. Fakat dünyaya biraz daha yaklaşır, ayaklarınız yere basar ve etrafınıza dikkatle bakarsanız, batıdan doğuya gittikçe, özgün üretimin azaldığını, tüketimin arttığını ve bir çok yerde nerdeyse hiç üretmeden, başkalarının ürettiklerini tüketenlerin yaşadığını görürsünüz. Özellikle bilimsel bilgi üretiminin kısıtlı olduğu ve nerdeyse hiç olmadığı toplumlardaki en büyük yanılgı, bilimin teknoloji ile eş anlamlı olduğunu düşünmeleridir. Fiyatının yarısının kar olduğu her türlü teknoloji ürününü ithal edip kullandıklarında çağı yakaladıklarını düşünmeleri bundandır. Bu yanılgı nedeniyle yetki ve sorumluluk sahibi olanlar elbette iyi bir şeyler yapmak amacıyla örneğin okulları elektronik tahtalarla donatmanın öğrencilerin eğitimlerinde büyük fark yaratacağını düşünmektedirler. Sorun şudur ki, o ürünleri üretenler ellerindekini sattıktan hemen sonra pazara yeni bir ürün çıkaracak ve bu döngü alışverişte, tüketen aleyhine sürüp gidecektir.

Uzun sözün kısası kanatları nerenize takarsanız takın, esas olan o kanatların takıldığı insandır. Esas olan alet-edevat değil, kanıyla, canıyla insandır. Bu nedenle dünyanın en önde gelen üniversiteleri en iyi araştırmacıları ve eğitim-öğretim elemanlarını bünyelerine katma yarışındadır. Sınıflarda tebeşir mi, dokunmatik ekranlı elektronik tahtalar mı kullanıldığının önemi yoktur. Dünyada ulaşılan bilim ve teknoloji seviyesi ne olursa olsun her yeni doğan bebek sırasıyla emeklemek, ayağa kalkmak, yürümeyi, koşmayı ve konuşmayı öğrenmek zorundadır. Diğer bir deyişle her yeni doğan bebeğin her şeyi en baştan öğrenmesi gerekmektedir. Yaklaşık altı yaşından sonraki dönemde aile ortamı dışında gelişimine devam edecek, okumayı, yazmayı, özgür ve bağımsız düşünmeyi ve araştırma yapmayı öğrenecektir. Tüm bu süreçlerde yaklaşık 500 gram ağırlığındaki beyni her gün, her saat, her dakika, her saniye değişecek, gelişecek, nöronlar arasında yeni bağlantılar kurulacak (veya kurulmayacak), sonra bu bağlantılar güçlenecek veya zayıflayıp yok olacaktır. Ortalama 70 yıl yaşayan bir kişi, ilk kez okula başladığı zamandan üniversiteden mezun oluncaya kadar en az 15 senesini eğitim kurumları içinde geçirecektir. Bu sürenin beynin büyük bir hızla şekillendiği ilk on senesi son derece kritiktir. Bu dönemde sağlıklı düşünmeyi öğrenememiş bir bireyin, üniversite yıllarında bu yeteneği kazanması oldukça zordur. Üniversitede de bu yetiyi öğrenememiş biri için de zaman artık alehde işlemektedir.

Toplumların gelecekte ulaşacakları noktayı öngörmenin yolu her hangi bir an itibarı ile o toplumdaki eğitim-öğretim faaliyetlerini yürüten kurumların yapısına, işleyişine ve elemanlarına bakmaktır. Bugün 15 yaşında olan birinin, bundan 10 sene sonra, 25 yaşında nasıl bir hemşire, doktor, tekniker, mühendis, yazar, müzisyen ve öğretmen olacağı (veya olmayacağı), büyük oranda kendisini yetiştiren öğretmenlere bağlıdır. Öğretmenlerine gereken değeri veren toplumlar, dünyayı (diğer toplumları ve dünyanın yer altı ve yer üstü kaynaklarını) yönetirler. Öğretmenler Günü sadece öğretenlerin günü değil, öğretilenlerin de öğretim işlerini en azından yılda bir kere olsun düşünmeleri için 24 saatlik bir fırsattır. Tüm öğretmenlerin öğretmenler günü kutlu olsun!


Her Beş Nefesten Biri

Amazon Yağmur Ormanları, Brezilya, Peru, Kolombiya, Venezuela, Ekvador, Bolivya, Fransız Guyanası, Guyana ve Surinam olmak üzere dokuz ülkeyi kapsayan yaklaşık beşyüz bin kilometre kare büyüklüğünde, biyolojik çeşitlilik açısından dünyanın en önemli bir kaç alanından biridir. Tüm dünyadaki ormanların ürettiği oksijenin yaklaşık beşte birini Amazon Yağmur Ormanları üretir. Başka bir deyişle, aldığınız her beş nefesten biri bu ormanlardan gelir.

Amazon Yağmur Ormanları’nın bir diğer önemli özelliği ise henüz iletişim kurulmamış yaklaşık 100 kadar insan topluluğunu barındırmasıdır. Bu insanlar binlerce yıldır dünyanın geri kalanında ne olup bittiğini bilmeden ve “modern” dünyadan bir haber yaşamlarını sürdürmektedir. Bunlar arasında ormanların Brezilya kısmında yaşayan avcı-toplayıcı Awá ve ilk kez bu sene fark edilen ve nehrin kıyısında uzaktan fotoğraflanan Mashco-Piro toplulukları vardır.

Bölgede biyolojik çeşitliliğin korunması için yıllardır araştırma ve koruma çalışmaları yapan arkadaşlarımının anlattıklarına bakılırsa işler böyle giderse Amazon Yağmur Ormanları ve içinde barındırdığı tüm yaşam, madencilik, tarım ve hayvancılık, ve ormancılık faaliyetleri yüzünden bir kaç on yıl içinde yok olacaktır.

Amazon Yağmur Ormanları ve orada olup bitenler ilginizi çekmeyebilir. Fakat aldığınız her beş nefesten birinin o ormanlar sayesinde olduğunu hatırlayıp, en çok son yüzyıl içinde dünyadaki doğal yaşamın hangi aktörler, hangi nedenler ve nasıl süreçler sonucunda yok edildiğini anlamak isterseniz Amazon Yağmur Ormanları’nda bugün olup bitenleri uluslararası basından takip edebilirsiniz. Guardian gazetesinde bundan üç gün önce yayınlanan yazı iyi bir başlangıç olabilir.


Bilimin Sınırları

Lord Rees, evrenimize paralel ve yalnızca 1 mm uzaklıkta fark edemeyeceğimiz ikinci bir evren olabileceğini açıklarken.

George John Romanes 1848 yılında Kanada’da doğdu. İki yaşından itibaren İngiltere’de yaşadı. Cambridge Üniversitesi’nde okudu. Biyolog, diğer adıyla yaşam bilimciydi, döneminin en önemli bilim insanlarından biriydi. Charles Darwin ve Thomas Huxley yakın arkadaşlarıydı.

Ölümünden iki sene önce, 1892 yılında Oxford Üniversitesi’nde yılda bir kere olmak üzere onun adıyla bir ders verilmeye başlandı. Bilim tarihinin en önemli etkinlikleri arasında sayılan Romanes Dersi (Romanes Lecture), bir bilim dalı, sanat veya edebiyat üzerine olabiliyor. Thomas Huxley (1893), Theodore Roosevelt (1910), Winston Churchill (1930) ve Karl Popper (1972), geçmişte Romanes Dersi’ni vermek üzere seçilen isimlerden sadece bazıları.

2 Ekim tarihinde, 2011 Romanes Dersi’ni izlemek için, dersin 119 yıldır verildiği Sheldonian Tiyatrosu’nda yerimi aldım. Bir zamanlar Charles Darwin, Thomas Huxley, Karl Popper’in oturduğu sıralarda oturmak inanılmaz bir duyguydu. Professör Lord Rees salona  girdiğinde herkes ayaktaydı. Profesör Lord Rees, astrofizikçi ve evren bilimci. Cambridge Üniversitesi’nde okuduktan sonra Cambridge, Kaliforniya ve Princeton üniversitelerinde doktoralı araştırmacı (post-doc) olarak görev aldı. Meslek hayatı boyunca Sussex, Harvard, Caltech, Berkeley, Kyoto, Princeton Üniversiteleri’nde çalışmalar yaptı. Başta  Amerika Ulusal Bilimler Akademisi, Avrupa Bilimler Akademisi  ve Rusya Bilimler Akademisi olmak üzere birçok bilim akademisinin üyesi. Beşyüzden fazla bilimsel makalesi var. Lord Rees’in şu anki çalışma alanı, yıldızların ve galaksilerin oluştuğu, Büyük Patlama’nın (Bing Bang) hemen sonrasındaki evrenin karanlık çağı, yani günümüzden 12 milyar yıl öncesindeki evrenin durumu.

Lord Rees, yaklaşık bir saat süren ve nefes kesen bir konuşma yaptı. Konuşmasının başlığı “Bilimin Sınırları” adını taşıyordu. Evrenin sınırlarında gezinen birinin, bilimin sınırlarından bahsetmesinden daha doğal ne olabilirdi? Antilopların peşinde elinde mızrakla koşan insandan bugüne gelmemiz bilim sayesinde gerçekleşti. Fakat yine bilim sayesinde insan yaşamı tamamen teknolojiye bağımlı hale geldi. Üstelik, Lord Rees’in konuşmasında belirttiği gibi genetik, beyin bilim ve yapay zeka alanlarındaki gelişmeler çok hızla olmaya, elde edilen sonuçlar tüm yönleri ile tartışmaya fırsat bulunamadan insanın geleceğini şekillendirmeye başladı. Bilimsel araştırmalar gittikçe daha teknik ve dar bir alanda uzmanlık gerektiren çalışmalar haline geldi. Sonuç olarak bilim çoğu zaman da sadece konunun uzmanları tarafından anlaşılır oldu. Lord Rees, atomların tarihini öğrenerek, uzun zaman önce ölmüş yıldızların külleri olduğumuzu anladığımızı, her birimizin, Samanyolu’ndaki eski yıldızlardan kalma karbon, oksijen ve demir atomları taşıdığımızı hatırlattı. En küçük böceğin bile bir yıldızdan daha karmaşık olduğunu Lord Rees’den duymak bir yaşam bilimci için heyecan vericiydi.

Lord Rees, konuşmasında lisans öğrencilerine çok önemli tavsiyelerde bulundu. Bunlardan ilki, sanılanın aksine önceki kuşaklardaki araştırmacılardan daha zeki olmaları gerekmediğini söylemesiydi. Geçmişte bir çok bilinmezin günümüzde bilinir hale geldiği, fakat günümüzde geçmişte hayal bile edilemeyecek araçların ve bilgisayar gücünün olduğu, bu nedenle günümüz araştırmacılarının tarihteki araştırmacıların akıllarına dahi gelemeyecek sorularla uğraşabileceklerini hatırlattı. Bilim insanlarının geleceği tahmin etmekte aslında hiç başarılı olmadıklarını, 50 yıl sonra dünyanın ve insan yaşamının nasıl olacağını düşünürken oldukça geniş düşünmek gerektiğini, bugün bilim kurgu gibi algılanan konuların yarın gerçek olabileceğini vurguladı.

Konuşmasının en önemli kısmı kapanışıydı. İnsanın 21 yüzyıldan sağ çıkmasının doğa bilimcilerinin, doğa korumacılarının, sosyal bilimcilerin ve hümanistlerin özverili ve etkin çabalarına bağlı olduğunu, tüm bu çabaların bilimin ortaya çıkardığı kanıtlara dayanması gerektiğini ama konu ilham almaya gelince bilimin sınırlarının ve değerlerinin ötesine bakmakta fayda olduğunu belirtti.


Oxford Günleri

Kafkasya bölgesindeki leoparların korunması için Gürcistan’da gerçekleştirdiğimiz toplantıdan kısa bir süre sonra dünyanın dört bir yöresinde ayıları araştıran bilim insanlarının meslek örgütü olan International Association for Bear Research and Management’in yirminci yıllık konferansı için Ottawa, Kanada’ya gittim. Ottawa’daki konferans aynı zamanda ayılar konusunda bilimsel referans kurum olan IUCN Bear Specialist Group toplantısına da ev sahipliği yaptı. Bir hafta ve sabah sekizden akşam ona kadar süren konferans, kendi konuşmalarımın yanısıra idari görevlerim de olduğu için oldukça yoğun geçti. Ottawa’dan hemen dönüşte ise İngiltere’de bulunan Oxford Üniversitesi Zooloji Bölümü’ndeki görevime başlamak için Oxford’a taşındım.

Vahşi yaşamın araştırılması ve korunması konusunda dünyanın önde gelen araştırmacı ekibinin yer aldığı Oxford Üniversitesi Zooloji Bölümü Vahşi Yaşam Koruma Araştırma Birimi içindeki görevim, gelişmekte olan ülkelerdeki insan ile büyük etobur türler (kaplan, leopar, kurt gibi) arasındaki çatışmanın nasıl azaltılacağına ilişkin yeni fikirler geliştirmek, dünyadaki 7 ayı türünün korunması için yapılan çalışmaları değerlendirmek ve etkin korunmaları için yeni bir yaklaşım geliştirmek. Çalışma konum, sadece büyük etoburları ve özellikle ayı türlerini kapsıyor gibi görünse de genel olarak insan-yaban hayatı çatışmasının ve vahşi yaşamın korunmasının daha etkin nasıl yapılabileceği üzerine.

Araştırmalar ile koruma çalışmaları arasındaki uçurumu, başka bir deyişle araştırmacılar ile korumacılar arasındaki uçurumu kapatmak için yeni yaklaşımlar geliştiremezsek, gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerde bugüne kadar yapılan doğa koruma çalışmaları neredeyse boşa gitmiş olacak. Doğanın hızla yok edilmesinin önüne ancak yeni ve etkin yaklaşımlar geliştirerek geçmemiz mümkün. 2050 yılında dünya nüfusunun yaklaşık %90’ının bu bölgelerde yaşıyor olacağını ve vahşi doğanın (türler ve alanlar) neredeyse  tamamının bu bölgelerde bulunduğunu da söylersem sanırım çalışma konumu neden seçtiğim daha kolay anlaşılır.

Ankara’dan Oxford’a taşınmak uzun zamandır yapmayı planladığım bir şeyi gerçekleştirmemi sağladı. Bir insanın sahip olması gereken her şeyin bir bavula sığacak kadar olması gerektiğine inanırım. Söylemesi kolay, yapması zor olan bu fikrimi hayata geçirmek için Oxford’a taşınmak iyi bir fırsat oldu. Sahip olduğum herşeyi geride bırakarak –en çok kitaplarımdan ayrılmak zor geldi- tüm eşyalarımı bir bavula sığdırmayı başardım. Bakalım bu bavul daha nereler görecek?


Son leopar

Leopar, bilimsel adı ile Panthera pardus pars adıyla da tanınıyor. Bu türün Türkiye’de hala yaşıyor olması gerektiğini ilk kez bundan 13 sene önce açıkladım. Ne yazık ki, o zamanlar pek çok kişi  “Türkiye’de leopar yok olmuştur ya da yok olmak üzeredir, korunması için bir şey yapılamaz” görüşündeydiler.

Bu şekilde görüş bildirenlerin ortak noktası, bırakın leoparı, hiç bir büyük etoburu yakından tanımıyor ve bu konuda ciddi bir bilimsel çalışma gerçekleştirmemiş olmalarıydı. Bu kişilerden bazılarının şimdi Türkiye’de kalan son leoparları aramasını tebessümle karşılıyorum.

2000 yılından beri Çevre ve Orman Bakanlığı, kimi çalışma arkadaşlarım ve yerel ilgililerle birlikte Türkiye’de son kalan leoparları arıyorum. Bu çalışmalardan birinde leopar ve kaplan uzmanı arkadaşım Dr. Victor Lukarevsky ile 2004 yılında Toroslar’daydık. Tam da o günlerde Gürcistan’daki NACRES adlı doğa koruma kuruluşundan aldığımız e-posta, uzun yıllar önce tükendiği varsayılan leoparın fotoğrafını çektikleri müjdesini iletti bize. Kısa süre sonra haber duyuldu, BBC olayı 25 Mayıs 2004 tarihinde dünyaya duyurdu. NACRES’teki araştırmacılar, leopara “Noah” adını verdiler. Bölgede en son 1954 yılında görülen leoparların varlığı bundan tam 50 yıl sonra hala devam ediyordu.

Bundan kısa bir süre önce Gürcistan’da gerçekleşen Kafkasya bölgesindeki leoparların korunması için neler yapılması gerektiğini tartıştığımız bir toplantıda NACRES’teki araştırmacı meslektaşım, Noah’dan artık haber alamadıklarını, son bir kaç yıldır izine rastlanmadığı bilgisini verdiler. Fotoğrafını sol tarafta gördüğünüz Noah’a ne olduğunu belki asla öğrenemeyeceğiz. Ana populasyonunun İran’da oldugu leoparların Kafkasya bölgesinde  korunması için çabalarımızsa devam edecek.  Çünkü günümüzde Türkiye’de yerleşik bir leopar populasyonu var ve bu populasyon, Kafkasya Bölgesi’ndeki populasyonun bir parçası.


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 41 takipçiye katılın